Paylaşmak Güzeldir.
Kim demiş apartmanda bahçe olmaz diye… Ama benim küçük bir bahçem var. Apartmanda oturmamıza rağmen eğer istersek kendimize bir cennet yaratabiliriz. Balkonumun kenarlarını saksılarla doldurdum. Saksılara biber, domates, çilek, karanfil ve adını bilmediğim bir sürü çiçek ektim. Her gün onların büyümesini izledim. Toprağı delip dışarı çıkmalarında, ilk yaprağında, çiçek verişinde sürekli yanlarındaydım.
Bazen beni kızdırdılar. Çünkü bir yığın para verip aldığım çiçek toprağını sevmediler. Onlara sokak toprağı bulmak zorunda kaldım. Bir ayda bir santim bile boy atmayan biberlerim ve domateslerim sokaktan getirdiğim toprağı görünce inanılmaz güçlendi. Eh, sahiplerine çekmişler. Sarmaşıklarım balkonun her tarafını sarmış durumda. Üst komşumun balkonuna ipler bağlayarak yukarı çıkmasını sağladım. İnanın çok güzel bir manzara. Kumrularım, canım kiracılarım, kırlangıçlarımı da unutmamalıyım. Onlarda bu manzaranın içindeler.
Her sabah uyandığımda ilk iş olarak balkonuma çıkar çiçeklerimle selamlaşırım. Birbirimize günaydın deriz. Biberlerime bakıp, kaç tane biber olduğunu sayarım. Sonra domateslerime bakıp hala çok yeşil göründüklerini söylerim. Karanfillerim görülmeye değerdir. Bir tanesini bile koparamam. Çileğim bu arada bir tane çilek yaptı. Daha çok küçük…
İşin ilginç tarafı ben hiç acı yemem. Ama biberler zehir gibi acı. Aslında onları koparmaya kıyamam. Geçen gün arkadaşım benden habersiz koparıp yemiş. Yüzü pancar gibi olmuştu. Anlayacağınız, ondan biberlerimi korumalıyım…
Şimdi balkonuma çıkıp baktığımda bundan tam dört buçuk ay önce sadece toprak olan saksılarımda şu an rengarenk çiçekler ve sebzelerle dolu olduğunu görüyorum. İnanın bu çok güzel bir duygu. İşte size bir terapi merkezi. Zamanın nasıl geçtiğini, sıkıntı, stres vs. hiç anlamıyorsunuz. İçtiğiniz bir kahvenin, çayın bile tadı değişiyor. Yani yaşama onların canlı renkleri gibi bakıyorsunuz.
Tek sıkıntıları, unutmadan sularını vermem... Onlara sizin yazılarınızdan bahsediyorum. Bazen duyduklarında acı çekiyorlar. Böylece biberlerim daha acı oluyor. Ne yapsın? Dışa vurumu böyle… Bazen duygulanıp bazen de şenleniyorlar. İşte o zaman tüm renklerini saçıyorlar etrafa…
Ve selam olsun, korkusuzca yazan ellere diyorlar…
12 Jul 2008
Şimdi yeni bir moda olan şu evlilikteki ilk beş yıl riskli dönem hikayesini anlamaya çalışalım. Bunlar şu aptal dergilerin empoze etmeye çalıştığı düşüncelerden başka şey değil. Neden bunlar annemin zamanında yoktu? İcat edilmediği için. Çünkü o zaman bu kadar çok kadın dergisi yoktu.
Hadi şimdi evlenelim. Bakalım neler oluyor.
Birbirini seven bir çiftimiz var. Artık evlenmek istiyorlar. İsteme merasimleri biter nişanlanırlar. Her şey güllük gülistanlıktır. Ama aileler için öyle değildir. Kızın ailesi, karşı tarafın az geldiğini, çok geldiğini, damadın az hediye getirdiğini, gülmediğini, güldüğünü velhasıl her şeyini sorun haline getirir. Oğlan tarafı yine ona keza…
Ama bunlar birbirlerini seviyorlardır. Tüm bu sıkıntıları birlikte göğüs gerip atlatacaklarına inanıyorlardır. Artık nikah günü belirlenir. Şimdi, daha kağıttan bir sorunla karşılaşılır. Nikah davetiyesi nasıl olmalı? Oğlan, “Şu olsa da olur.” der. Kız kırmamak için kabul eder ama aile ayaklanıverir. Buda ne böyle. Sanki sünnet davetiyesi. Canım bizim çevremiz var.”Hay senin çevrene…”
Eşya alınacaktır. Her şey tam olmalı. İki kişiyiz ama bulaşık makinesi şarttır.Arkadaşımın var. Ne yani ben hak etmiyormuyum? “Hak ediyorsun canım, hem de çok hak ediyorsun…”
Salon takımı, oturma gurubu, yatak odası yemek odası, beyaz eşyalar diye Hamburabi Kanunları gibi bir liste sıralanır. Nasıl alınır? Neyle ödenir? Diye düşünülmez. “Canım bir kere evleniliyor. Olacak tabi.”
Bir de balayı vardır. O da kolay, kredi kartına taksit yaptırırız olur biter. “Biten tek şey senin ruhun.”
Neyse zar zor bir şeye karar verilir. Nikah olur. Bitmedi . Daha düğün var.
Salon tutulmalı, gelinlik alınmalı pasta siparişi, arabası, gelen misafirlerin karşılanması, kuaför vs vs…
Çok değil bir ay sonra bir bakmışsınız ki evinize aldığınız eşyalar gibi anlamsızlaşmışsınız. Sonra okuduğunuz ve dinlediğiniz hikayelere dayanarak onlara anlam katmaya çalışırsınız. Bir akıllı da çıkıp en tehlikeli dönemin 1-3-5 yılları arasında olduğunu söyler. “Hey Allah’ı güzel! Senin tehlike dediğin şey, yapılan borçların ödenme süresi…”
Sen ruhunu eşyalara satmasaydın, şimdi her aldığın eşyaya bir anlam,bir anı yükleyerek azıcık aşım kaygısız başım diyecektin. Ve şimdi kocanla birlikte olup hangi eşyayı ne zaman aldığınızı, nasıl sevindiğinizi paylaşıyor olacaktın.
12 Jul 2008
Yaşamlarımızda o kadar anlamsız şeyler oluyor ki bazen bunlar bizlere normalmiş geliyor. Ancak hangisi normal hangisi değil buna birlikte karar verelim.
Önce bize kabul ettirilmeye çalışılan şu misafir odasını ele alalım. İstesek de istemesek de birçok insan evinde misafirler için böyle bir yer ayırıyor. Hatta onun kapısını hala kilitli tutanlar bile var.
Şimdi anlatacaklarım daha enteresan…
Siz hiç misafir için ayrılan bir tuvalet gördünüz mü? Ya da ben görmekte geç kaldım. Bir arkadaşıma oturmaya gitmiştim. Doğal olarak tuvalete gitmek için yerini sordum. Ev sahibi birden öne atlayarak misafirler için olan tuvaletin diğer tarafta olduğunu söyledi. Aman Allah’ım bu ne lükstü böyle. “Vay be!” dedim… Yerime döndüğümde ev sahibinin açıklaması ile az önceki hayallerim yerle bir oldu. Meğerse mikrop kapmamak adına, ev dışından gelenlere böyle bir uygulama yapıyorlarmış. Yuh yani… Hayatımda duyduğum en berbat açıklamaydı.
Gelelim bir başka konuya; hani şu misafir için ayrılan çatal, kaşık, bıçak takımları var ya, işte onlara… Ben çok merak ediyorum. Hayatınızda kaç defa bunları kullanabilirsiniz? Alınan o süslü tabakları ne zaman kullanıyorsunuz? Misafirden misafire, öyle değil mi?
Hani şu çok beğenip alınan kıyafetlerimiz vardır ya… Özel günler için saklanan… Şimdi bakalım; bir ayda kaç kere özel bir gün veya gece oluyor. Şahsım adına söylersem yılda beşi geçmez. O yüzden de ben böyle özel günler için bir kıyafet almam. Benim için her gün özel…
Evinize misafir gelecektir. Sizi bir telaş sarar, temizliğe başlanır. Pasta börek yapılır. O misafir için ayrılan tabaklar, bardaklar, çatal vs. görücüye çıkmaya hazırlanır. Her şey bittiğinde ise sizden geriye kalan sadece yorgun bedendir. Peki ne anladınız bu geceden diye sorsam? Paylaşım sonucunda savaş meydanına dönmüş bir ev ve yorgun bedenler.
Alışverişe gitmek için neden illa birini yanınıza almanız gerekiyor? Ben eğer bir şey alacaksam onu gider alırım. Ama kimseye “Güzel olmuş mu?” diye sormam. Benim beğenmem yeter. Çünkü giyecek olan benim. Hatta orada çalışan satış elemanları bile “Güzel olmuş.” derlerse almada çıkarım. Galiba ben cinsim…
Bir de şu dergilerde sorulan sorular vardır. Kocanız veya sevgiliniz tıraş olunca lavaboyu temiz bırakıyor mu? Diş macununu nerden sıkıyor? Eşyalarını nasıl bırakıyor? Banyo yaparken şarkı söylüyor mu? Buzdolabını neresiyle kapatıyor? Suyu nasıl içiyor? Diye süren bir yığın anlamsız sorular…
Birçok kişi okuyunca “Aaa aynı benim kocam, sevgilim, babam” demeye başlıyor. İyi de “ Aaaa” demenin bir anlamı yok ki, adam zaten normal davranışları yazıyor. Ne yani uzaylıyı bulup bize mi gösterdi? Bu aptalca sorular yetmezmiş gibi birde yoruma geçiyorlar. Eğer böyle yapıyorsa bu adam şöyledir ya da böyledir. İşte tamam, şahtık şahpaz olduk.
Şimdi dönüp kendime bakıyorum. Benim misafirler için ayırdığım özel bir yerim, kaşık, çatal, tabak, vs. de yok. Banyoya girdiğimde diş macunu nereden sıkılmışsa tam tersinden sıkıp daha şekilli olmasını sağlarım. Lavabo pisse temizlemesi toplam iki dakika, dert etmesi ise günlerce sürüyor. Seçim size ait. Buzdolabını isterse poposu ile kapatsın. Ne olacak. Suyu dikerek içiyorsa gelene şişenin dikilmiş olma ihtimalini söyleyiveririrm. İçip içmemek kişiye ait.
Yani bize bazı şeyleri sorun, bazılarını da kabul ettirmeye çalışıyorlar. Benim bu kadar boş şeyleri sorun yapacak kadar kıymetsiz bir beynim ve zamanım yok…
“Pes yani İpek, el alem neler yazıyor sen tutmuşsun bunları yazıyorsun.” Diye içinizden geçiren varsa, ben başta söyledim. İşimiz muhabbet olsun…
12 Jul 2008
Boyuma bakıp sülün gibisin diyorum.1.60 lık boyumla salınıveriyorum. Sonra baştan ayağı inceliyorum kendimi. Saçlarıma hala beyazlar uğramamış. Uğrasa da dert mi? Boyayıveririm hemen. Gözlerim; nede anlamlı bakıyorum. Badem gözlü olmasam da fındık gözlü olurum. Ne olmuş yani. Kaz ayağı falan anlamam ben. Gözümün kenarında oluşan mini minnacık çizgiler anlamlı bakmamı sağlıyor.
Burnum; sen ne güzel şekillisin öyle. Kalkık olmasan da bir karizman var. Gelelim dudaklarıma, sanki tüm sanatçılar senden özenip yaptırmışlar. Çillerim, canlarım benim. Küçükken dinlediğim “Çilli Bom Bom” şarkısını bana söylediklerine inanırdım. Şimdi onlar benim yardımcı meleklerim. Soluk benzime renk veren güllerim. İyiki varsınız. Kilo mu? Bel kalınlığı mı? Var ki yiyorum der güler geçerim.
Valla sizi bilmem ama benim selülitim yok. Hiç olmadı. Bende sadece gamzeler var. Nede güzel gülüyorlar. Ten desen beyaz, çok çiğmişim kime ne. Denizde istakoz gibi oluyormuşum. Varsın olsun. İstersem solaryuma gider gündüz feneri olurum.
Velhasıl şöyle bir bakıyorum da kendime “Hey gidi yaradan, nede güzel yaratmışsın beni!” diyorum. Bugün yine şımarttım kendimi.
Haydi kızlar! Şimdi sıra sizde... Geçin aynanın karşısına ve başlayın söylemeye " Hey gidi yaradan, nede güzel yaratmışsın beni! "
Denemeye değer, bizler şımartılmayı hak ediyoruz;)
12 Jul 2008
İki gündür okuduğum bu konular oralarda görev yapan öğretmen arkadaşlarımın sorunlarını dile getirmem gerektiğini hissettirdi.
Bizlerin aldığı maaş malum, hal böyle olunca öğretmenlerde daha fazla para kazanabilmek adına devletin açmış olduğu yurt dışı sınavlarına giriyor. Bu sınavlara girebilmek için çok fazla bilgiye de gerek yok. Komisyonda olan kişileri tanıyan bir vekil bulursanız size yurt dışında öğretmenlik yapma kapıları açılmış olur.
Bu insanlar, en azından buradaki maaşım birikir ümidi ile yola düştüler. Alacakları sadece 1600 ve 1700 euro arasında değişen ücretti. Gittikleri bölgeye göre aldıkları parada değişiyordu. İlk giden işçiler gibi trene değil bu sefer uçağa binmişlerdi. Şanslı olanlar bir iki gün içinde ev bulup yerleşti. Diğerleri ise camilerin misafiranesinde kaldı. En kötü şartlarda bir iki ay içinde kafalarını sokacak bir yer buldular. Gün içinde dört beş okula gidip ders vermeye başladılar. Bazı öğretmenler daha şanslı idi. Aralarında haftada iki gün gidende vardı.
Gitmeden önce öğretmenler sıkı sıkı tembihlenmişti. “ Arkadaşlar, sakın ola çocukların başlarını okşamayın. Aferin demek maksatlı bile omzuna dokunmayın. Yoksa sizi, biz bile kurtaramayız.” Birçok öğretmen gergin haldeydi. Çünkü biz böyle alışmamıştık. Gidenlerin çoğu sınıf öğretmeniydi. Bizler çocuklarımızın başlarını okşar, omzuna dokunup, destek verirdik. Bu nasıl bir anlayıştı…
Her şeye göğüs gerip gitmişlerdi. En azından orda Türk çocukları vardı. Bizimdiler… Gelin görün ki bu iş böyle olmadı. İki kültür arasında sıkışıp kalmış olan çocuklar ve aileleri gelen öğretmenleri ezmek için elinden ne gelirse yapıyorlardı. Sen çocuğuma sesini yükselttin, kaşını kaldırdın, ödevine bakmadın, onu tahtaya kaldırmadın vs vs … Şeklinde sudan sebeplerle ateşeliğe şikayet ediyorlar. Garip öğretmenim atılma korkusu ile ezildikçe eziliyor... Ezen kim? Bizim insanımız.
Bir çoğu eşini, çocuğunu, sevgilisini, ailesini bırakıp gitti. Götürenler ise bin pişman. Ne kadar kalabalık gidersen o kadar büyük ev tutman gerekiyor. Buda fazla kira ödemendi. Götürdüğün kişilere sağlık sigortası ödenmiyor, çalışmalarına da yasak konuyor. Yani karın ve çocukların sen gelene kadar evde beklemeli, hasta olmamalı…
Bir de bitmek tükenmek bilmeyen toplantılar var. Ders bitti eve gidip dinleneceğim diyemiyorlar. Çünkü daha toplantıya gidecekler. Eğer işleyişten bir arkadaşına dert yandıysan vay haline, bil ki o senden önce sorumlu kişilere yetişmiş, senin gelip hesap vermen bekleniyor.
Bilirsiniz ki yurt dışındaki ara tatiller bizden daha sık oluyor. Gurbet, özlemi daha da arttırıyor. Bunu fırsat bilip özlediklerine kavuşmak için gelmek isteyen öğretmenlere “Dur bakalım!” deniliyor. Neden? Niye gidemiyorum? Dediklerinde “ Sen sadece yaz tatilinde gidebilirsin. Bu tatillerde burada olmalısın. Yoksa müstafi konumuna düşersin.”şeklinde açıklama yapılıyor.
En önemlisi de girdikleri derslerin aslında çocukların ve velilerin isteğine bağlı olması.Eğer sınıfına Türk ailelerin çocuklarından oluşan on beş kişilik bir mevcut oluşturamıyorsan vay haline… Ailelerin derse bakış açısı ise içler acısı. “Zaten sizin verdiğiniz dersler önemli değil. Bu dersten kalmak yok. O yüzden çocuğum ister öğrenir ister öğrenmez. Sen notunu yüksek tut ki çocuğumun morali bozulmasın.” Hey gidi benim öğretmenlerim, her yerde çilekeşsiniz.!
Mademki girdikleri dersin oradaki veliler tarafından önemi yok, niye öğretmen yollarsınız. Siz zaten burada yeterince eziyorsunuz. Birde oradakiler ezsin diye mi yolladınız?
Öğrenciler bağırır, veliler bağırır, ateşelik bağırır, gurbettekiler özledik diye bağırır, bağırırda bağırır…
Öğretmen susar,susar, susar…
Ve bir gün “Hay senin işleyişine, düzenine öğretmen olduğum güne…” der.
İşte o gün, benim öğretmenimin elinde taşıdığı meşale söner.
12 Jul 2008
Bundan üç yıl önce oturduğum evin giriş katına öğrenciler taşındı. Öğrenciliğin ne demek olduğunu bildiğim için iki gün sonra gidip kapılarını çaldım. Bir istekleri olursa hiç çekinmeden gelebileceklerini söyledim. Biraz utanarak beni içeri davet ettiler. Bende davete icabet ettim. İçeri girdiğimde evde oturacak bir somya bile yoktu. Yerde ince bir kilim, piknik tüpü ve birkaç tane mutfak eşyası vardı. Dördü de üniversite öğrencisi idi. İkisi ikinci sınıfta diğerleri ise son sınıftaydı. Muhabbeti, yapılan çayla birlikte iyice koyulaştırmıştık. Daha önce nerede kaldıklarını sorduğumda cemaatin yurdunda olduklarını söylediler.
Bu evin haline bakınca, burayı cemaat tutmuş olamazdı. Çünkü nasıl evler tuttuklarını biliyordum. “Peki şimdi neden orda olmayıp, kendi başınıza ev tutunuz?” Diye sorduğumda, kızlardan biri gözleri dolarak kendisinin anlatmak istediğini söyledi.
“Ablacığım, ben fakir bir ailenin kızıyım. Biz dokuz kardeşiz. Babam hamallık yaparak ekmeğini kazanıyor. Ben ilköğretim dönemine kadar annemin yaptığı tatlıları sattım. Öğretmenlerim olmasaydı okuyamazdım. Üniversiteyi kazanınca eşyalarımı koyacak bir valizim bile yoktu. Hoş eşyada yoktu ya… Babamla bit pazarına gidip, bana kıyafetler aldık. Şimdi ben böyle bir durumda iken nerede kalabilirdim. Hangi yurt beni parasız alırdı. Böylece ben bu cemaatin yurduna gidip durumumu anlattım. Onlar da bana bazı sorular yönelttiler. Ben bu soruları başarı ile geçince yurda alındım. Zaten namaz kılıyordum. Ama başım açıktı. Ancak her şey dışardan göründüğü gibi değilmiş.
Fakir her yerde fakirmiş. Sürekli görevler veriyorlardı. Yardım eden ailelerin çocuklarına mecburi olarak ders vermemizi istiyorlardı. Birde bağlı olduğun ablan vardı. Abla dediysem yaşça büyük biri değil. Sadece ast-üst ilişkisi. O sana bugün neler yaptın? Kaç kere nafile namazı kıldın. Şu kitabı okudun mu? Kimlerle konuştun? Diye hesap soruyordu. Her seferinde de yurt görevlileri çağırıp, bizim zaten parasız kaldığımızı hatırlatıyordu. O yüzden şikayet etme hakkına sahip değildik. Televizyon yasaktı. Farklı kitapları okumak, başta günah sonra yasaktı. Hafta da bir iki kez kendi seçtikleri filmleri izletiyorlardı. Okulda bağlı olduğumuz cemaate insan çekmek için bilgiler veriliyordu. Birde ayda bir ağabeyler geliyordu. Bizler onların karşısına geçip neler yaptıklarımızı anlatmak zorunda idik. Ben erkeklerin önüne çıkmak günah değil mi? Dediğim zaman, “Onlar dışarıdaki erkekler gibi değil. Size kötü gözle bakmazlar.” deniliyordu. Yurtta kaldığın arkadaşlarınla fazla samimi olamazdın. Yani sürekli konuştuğun, anlaştığın, dost dediğin biri olamaz. Bu arada sigara ve erkek arkadaşın lafı bile olamaz. Sokakta sınıf arkadaşınla konuşsan, yurda gittiğinde çağırılıp sorguya çekiliyordun. Ben yurttan çıkmadım. Atıldım. Hem de bir akşam vakti, nereye gidersen git dendi. Sebebi ise; yaz kursuna kalmam istendi. Yazın aileler bu kurslara çocuklarını yollarlar. Bizlerde eve gitmeyip onlara dini eğitim ve okuduğumuz bölümlere göre derslerinde yardımcı oluruz. Ailem kursa kalmama izin vermedi. Bunu yurt görevlisine söylediğimde bana “O zaman ailene yalan söyle.” dendi. Hani yalan günahtı dediğimde, “Sen hayırlı bir şey yapacaksın. Ailen senin sevap işlemeni engelliyorsa yalan söylemek mübahtır.” dedi. Uymayıp gittiğim içinde beni yaz dönüşü attılar. Bu kız nerede kalır? Diye düşünmeden kapının önüne koydular. Zaten olayları sorguladığım için atılacağımı biliyordum. Çünkü orada soru yasak, koşulsuz itaat vardı. Hal böyle olunca benim gibi düşünen dört arkadaşla bu evi tuttuk. Şimdi buradayız…
Ellerim soğuk soğuk terliyor, kelimeler boğazımda düğümleniyordu. İlerleyen zamanlarda öğrendiklerim ise çok daha hayret verici idi. Bu kızlar bir yıl yurtta kalabiliyorlarmış. Daha sonra cemaat evlerine naklediliyor. Ev dediysem aklınıza virane bir yer gelmesin. Dayalı döşeli, mutfağında bulaşık makinesine, kaloriferine varıncaya kadar olan evler tutuluyor. Her evin bir ev ablası var. O kızlardan sorumlu. Onlar da bir üstüne diye böyle sıralanıyorlar. Evlere öğrenciler geliyor. Bu kızlar onlara derslerinde ve dini eğitimlerinde yardımcı oluyorlar. Kendi dersleri ise son planda. Dördüncü sınıfa geldiklerinde kızlara birer fotoğraflı form doldurtuluyor. Bu formda nelerden hoşlandıkları, yaş boy, kilo, ne kadar kitap okudukları, özel zevkleri, nasıl biri ile evlenmek istedikleri gibi sorulara cevap veriyorlar. Sonra bunlar karşılaştırılıp uygun birkaç eş adayı seçiliyor. Farklı illerden abla ve ağabeyler aracılığı ile görücüye geliniyor. Kızın ailesine değil tabi. Bu kişiler kızın bağlı bulunduğu bölge temsilcisine geliyor. Kız kabul etmezse başka seçenekler sunuluyor. Başka bir cemaatten veya tarikattan olan evlilikler kabul edilmiyor; ihraç ediliyorlar. Bu kızlar okulu bitirince devlet memuru olarak atanmalarına izin verilmiyor. Eğer devlette çalışacaksan atılıyorsun. Onların belirledikleri dershanelerde çalışmanız gerek.
Gelelim benim kızlara... Onlarla iki yıl birlikte yaşamımızı sürdürdük. Emin olun hiçbir şeye ihtiyaçları olmadı. Bunları anlatan manevi kardeşim şu an Malatya’da İngilizce Öğretmeni olarak göreve başladı. Bir de erkek arkadaşı var. Eylülde evleneceklermiş. Diğerleri ise farklı illere atandılar. İbadetin cemaat tekelinde olmadığını anladılar. Hala hepsi namazında ve ikisi tesettürlü. Şu an sadece başları örtülü, beyinleri değil.
Hani iyilik karşılıksız yapılmalıydı? Bir elin verdiğini diğer el görmemeliydi? hani hangi şartlarda olursa olsun yalan söylemek günah değilmiydi? Ailenin rızası olmadan o kızları birileri ile evlendirmek kimin haddine düşer? Hele hele o kızı akşam vakti sokağa atmak hangi inanca sığar?
Aslında bana verecekleri cevabı biliyorum. "Ey kuş beyinli, onlar dine hizmet ediyorlar. Sen anlamazsın." Dediler ve diyeceklerde...
Evet, haklılar. Benim kuş beynim sizi hiç anlamayacak. Keşke sizde de kuş kadar beyin olsa...
12 Jul 2008
Hani günlerdir deniliyor ya “Cama, sokağa su koyun, hayvanlar susuz kalmasın.” diye…
İnanın yaptım. Her camda bir tas su ve bir tasta ıslatılmış ekmek var. Yesinler, içsinler diye. Afiyet olsun. Benim sorunum içerdekilerle.
Efendim, beni sakın hayvan düşmanı falan sanmayın. Valla değilim ama evde kedi, köpekte beslemiyorum. Ben karınca besliyorum. Şaşırmayın sakın, basbayağı karınca besliyorum. Bir gün mutfakta karıncaların gezindiğini gördüm. Aman da aman kimler varmış diye onlara biraz ekmek kırığı koydum. Beş dakika sonra kırıntıdan eser yoktu. Bu iş hoşuma gitmişti. Bari yerlere düşen kırıntıları toplarlar diye düşündüm. Mutfak evyesine sürekli biraz kırıntı bırakıp o günlük kışlık erzaklarını toplamalarını sağlıyordum. Bazen de toz şeker döküyordum. Bir gün ev sahibimin hanımı ile mutfakta kahve içerken birden karıncalar dikkatini çekti.” Aman kızım sakın bunları öldürme. Bunlar kırmızı karınca bereket getirir” Dedi. Siyah karıncalar için bir şey demedi. Galiba onlar bereket getirmiyordu. Ben gururla onları beslediğimi söyledim. Yarı şaşkın bir halde “Aferin kızım.”dedi. Ben aferini almıştım ya tam gaz beslemeye devam ettim. Benim karıncalar artık o kadar rahattılar ki sadece mutfakla sınırlı kalmadılar. Evin diğer odalarına da yerleşmeye başladılar. Bu olaydan hoşnut değildim ama iple de bağlanmıyorlardı. Artık arsızlaşmışlardı. Banyo ve tuvaletten sonra yatak odama kadar geldiler. Şimdi onları öldürsem bereket gidecekti. Öldürmesem de ben gidecektim. Olayı şiddete kadar götürdüler. Evime her gelen misafiri ısırıyorlardı. “Allah bu ne?” Diye bağıran arkadaşlarıma “Sakin olun, benim karıncalar onlar. Isırmazdı ama neden şimdi bunu yaptı ablası, halası, teyzesi amcası…” falan demeye başladım.
Hayvan sevgisi de bir yere kadardı. Ucunda bereket olmasa ben gösterirdim onlara… Dua etsinler ki bereket getiriyorlarmış. Artık samimiyeti iyice ilerletmiş birlikte yatmaya başlamıştık. Gece ısırdıklarında “Pardon üzerinize mi yattım.” demeye başladım. Ta ki bir gün buzdolabının kapağını açık unutana dek…
Ben buzdolabında soğuk bir şeyler ararken, telefon çaldı. O arada ellerim dolu olduğu için kapağını kapatmayı unutmuşum. Eee benim buzdolabı açık kalınca öten cinsten değildi. Bunu fırsat bilen karıncalarım istikameti belirlemişlerdi. Bir saat sonra mutfağa geldiğimde inanılmaz manzara ile karşılaştım. Girmedikleri, tadına bakmadıkları, hiç bir şey kalmamıştı. En inanılmazı da şu vakumlu yiyecekleri delip içini oymalarıydı. Ben onları bıçakla bile zor açıyordum. Bizim bereket getiren karıncalar her ne hikmetse bana bereketsizlik getirmişlerdi. Evin kirasını ben ödüyorum. Onlar koloni halde yaşıyorlardı. Utanmadan bir aylık kahvaltımı ve diğer yiyecekleri talan etmişlerdi. Hayvan sevgisi ve beklenen bereket buraya kadardı.
Hemen karınca tozu alıp her tarafa saçtım. Nasıl olsa onlar böyle durumlar için acil kapı çıkışları yaparlardı. Üç gündür onların gitmesini bekliyorum. Onlarda benim gitmemi… Bu savaşı kim kazanır bilemiyorum ama siz siz olun evde karınca beslemeye kalkmayın.
12 Jul 2008
Eflatun renginden nefret ediyorum. Demek ki çocukluğuma inmem gerekecek…
Kim beni bu renkten soğuttu. Kimse suçlu, çıksın ortaya. Bakalım kim miş?
Yıllar önce “Güvenme güzelliğine bir sivilce yeter. Güvenme zenginliğine bir kıvılcım yeter.” sözünü çok küçük yaşlarda acımasızca öğrendim. Sivilceleri ise ergenlik döneminde…
Ailem iflasın nasıl bir şey olduğunu yaşarken, bende yaklaşan bayramda bana hangi kıyafeti alacaklarını hayal ediyordum. Sürekli bununla ilgili sorular soruyor, annemi bayıyordum. O tüm şefkati ile sabretmemi, eflatun renkli elbisenin hayallerini kurmamı istiyordu. Günler geçiyor ama bizimkilerden ses çıkmıyordu. Ben her sabah erkenden uyanıp bu gün çarşıya çıkacağız diye bekliyordum. Hatta annem mutlu olsun diye yumurta bile yiyordum. Eee ne yaparsınız. Ucunda elbise vardı. Fakat yediğim yumurtalarla kalıyordum. Bir gün annemle babamı bahçede konuşurlarken duydum. Ben sürprizi öğrenme hevesi ile onları dinlemeye başladım. Annem bayram için istediğim elbiseyi teyzemin alacağını söylüyordu. Babam ise bundan hoşnut değildi. Bana söylemeleri gerektiğini savunuyordu. Annem, hayallerimi yıkmamaları gerektiğinden bahsediyordu. Çocuktum. Yedi yaşındaydım. Ama bazı meziyetleri “inat, gurur, azim, sabah ki çekilmez hallerimi” babamdan almıştım. Yani ben babamın kızıydım.
Bayramdan iki gün önce teyzem elinde bir paketle evimize geldi. Annem kardeşini sıkı sıkı kucakladıktan sonra bana yöneldi. “İpek, bak teyzen geldi. Galiba sana bir de hediyesi var”. Dedi. Ben babama bakıp yüz ifadesini görmeye çalışıyordum. Hayatım boyunca unutamayacağım görüntüyü, beynim kaydedecekti. Babam başı önde, çaresiz bir şekilde, kısık bir ses tonuyla “Hadi git. Benim inci tanem” Diyordu. Gözlerini görmediğim için yanına kadar yaklaştım. Ellerimi yanaklarına koydum. Babam, her zaman benim yaptığım bir şeyi yapıyordu. Ağlıyordu... İnanılır gibi değildi. Ağlayan annem değil, babamdı. Babama dönüp “”ağlama” diye bağırıyordum. Hem de kimse beni susturamıyordu. Babam ağladı, ben ağladım. Benden çok uzun olduğu için bacaklarına sarılıp ağlama diye yalvarıyordum.
Teyzem olanların şoku ile daha fazla kalmak istemeyip evine gitti. Annem ise beni sakinleştirmek için tüm yeteneklerini ortaya koyuyordu. O gece ilk defa annem ile babamın kavga ettiklerini duymuştum. Sebebi bendim…
Bayram sabahı çok erken uyandım ama yataktan kalkmadım. Annem teyzemin getirdiği elbiseyi başucuma asmıştı. Eflatun renkli bir elbise ve eflatun renkli bir ayakkabı. Kahvaltıdan sonra annem beni giydirmeye başladı. Ona bu elbiseyi giymeyeceğimi söylüyor ve ağlıyordum. Annem ise bahçemizdeki erguvan ağacının renginde bir elbise istediğim için teyzemin bana bu rengi aldığını söyleyip, hayallerimin gerçek olduğunu anlatıyordu. Babam benim ağlamalarıma daha fazla dayanamayıp olaya müdahale etti. Bana, ne giymek istediğimi sordu. Ben ise “hiçbir şey” diye yanıtladım. Sonra annemi odamdan çıkarıp “Hadi sen ne istiyorsan giyin ve gel.” dedi.
Ben üzerimdeki elbiseyi çıkarıp; fanila ve külotla kalmıştım. Salona öylece çıktım. Babam ve annemle bayramlaştım. Annem böyle dolaşamayacağımı söyleyip, giyinmem için beni ikna etmeye çalışıyordu. Ama başarılı olamadı. O kıyafetle bütün komşuların bayramını kutlamaya gittim. Ve bayram bitene kadar kimse bana o hayalimdeki renk olan eflatun elbiseyi giydiremedi.
O elbiseydi, babamı ağlatan. Benim babama acımama ve evde kavganın olmasına sebep olan... Nasıl giyerdim? Giyemezdim ve giymedim de…
Çocuktum. Yedi yaşındaydım. Ama her şeyi yorumlayabiliyordum.
Çocuktum. Yedi yaşındaydım. Ama babamın bir damla göz yaşına tüm oyuncaklarımı, balonlarımı ve elbiselerimi verebilirdim.
Her eflatun rengini gördüğümde, giymediğim elbiseyi, babamın boynunu büküp döktüğü göz yaşlarını hatırlarım.
Şimdi ise ne bir eflatun renkli elbisem ne de ağlama diye dizlerine sarılacağım bir babam var…
* Eğer arkanızdan bir gün benim gibi evladınızın da yazı yazmasını istemiyorsanız, lütfen çocuklarınızla her şeyi paylaşın. Onların seçimlerine saygı duyun.Çünkü her çocuğun hayalinde vaz geçilmez kare olan anne babasının mutluluk tablosu vardır.*
12 Jul 2008
Bu yazıyı "neden ve niçin?" yazdığımı inanın bilmiyorum. Yazacaklarım çok mu önemli diye düşünüyorum. Kimilerine göre evet kimilerine göre hayır olabilir. Bana göre mi? Şu an bilmiyorum.
Bazen hayatımda dürüst olamıyorum. Bu olay beni, sonrasında çok etkiliyor. Bu aynı yememeniz gereken bir yemeği yiyip sonucunda hazımsızlık çekmek gibi bir şey. “İyi ya üzerine maden suyu içersin, geçer.” Diye düşünüyorsanız, geçmedi. Belki de bunları yazınca bir nebze olsun rahatlayacağım.
Bu gün, daha tanışalı koca bir iki gün olan arkadaşıma bazen dürüst olmadığımı söyledim. O da bana “Kim dürüst ki” diye cevap verdi. Çok garipti. Daha tanışalı iki gün, konuşmaya başlayalı ise yirmi dakika olmuştu. Ben ise itiraflara başlamıştım.
Şimdi itiraf zamanı…
Önce günlük yaşamdan örnekler vermek istiyorum.
1) Arkadaşım saçını boyatmıştı. Bana “Nasıl olmuş?” diye sordu.
Vermem gereken cevap: Bu renk sana gitmemiş. Yani güzel olmamış.
Söylediğim İse: Hmm… Şöyle ışığa doğru dön bakayım. Evet, çok farklı olmuş. Yani güzel.
2) Bir haftadır araştırma yapmam gereken bir konu için “ Hala araştırmadın mı?” sorusuna karşılık
Vermem Gereken Cevap: Hayır. Araştırmadım. Çünkü unuttum.
Söylediğim İse: İnan nasıl yoğundum anlatamam. Unuturmuyum hiç… Akşama elinde bil.
Yalancı, bal gibi unuttun. Sen her zaman her şeyi unutursun. O yüzden buzdolabının rengi bile yapıştırdığın notlardan görünmüyor. Tabiki analatamazsın.
3) Bazen ağlamak için bir bahane ararım. Bulurum da… Sabah olunca densizin biri herkesin ortasında sorar. Sen ağladın mı?
Vermem gereken cevap: Evet canım ağladım. Hem de bağıra bağıra ağladım. Sırf canım istediği için ağladım. Anlayabildin mi?
Söylediğim İse: Çok geç saatlere kadar pc başında kalmaktan gözlerim yoruldu. Herhalde ondandır.
Yalan; istediğim için ağladım desem, bana deli gözü ile bakacağından çekindiğim için söyleyemedim.
4) Evde uzanırsınız. Tam uykuya dalmak üzere iken telefon çalar. Karşıdaki “ Canım uyuyor muydun?” diye sorar.
Vermen Gereken Cevap: Uyuyordum ama, sayende şimdi uyandım.
Söylediğim İse: Yok canım, sadece uzanmıştım. Tembellik yapıyordum.
Yok yaaa… Bal gibi uyuyordum. Ama söyleyemedim.
Bu örnekleri istemediğiniz kadar çoğaltabilirim.Ama çoğaltmak istemiyorum.
Gelelim onpuntodaki maceralara …
Bir çoğumuz kendi ismi ile bile yazmıyor. Sen sanki kendi ismini mi kullanıyorsun? Diye sorarsanız, cevabım hayır olacak. Ama hafifletici sebepler bulabilirim. İsmimin ilk harfi “i” ve iki heceli. Uysa da söyledim, uymasa da. Bende bahane çok. Bu çok mu gerekli derseniz; dürüstlük derim. Bazen okuduğum yazılarda kitabi bir dil kullanılmasına rağmen duygu yoksunluğu görüyorum. “O senin eksiğindir.” Diye düşünüyorsanız, eyvallah derim. Bazen de sırf yazıya kızıp yorum yapmak adına yazılan yazılar görüyorum. Sanki “Al bu da sana kapak olsun.” der gibi. İçimden “Güzel arkadaşım, madem adamın veya kadının yazısına kızıp yorum niteliğinde bir yazı yazmak istedin. Neden o yazıyı uzatmadın. Sırf o gündemde kalmasın, en çok okunan veya en çok yorumlananlara girmesin diye mi?” demek geçiyor. Diyor muyum? Hayır.
Bazen de birbirlerini sürekli takip edip yorum yapanları görüyorum. Bir çoğunu dört aydır izliyorum. Hep aynı yorumlar oluyor. “Yine döktürmüşsün. Ağzına sağlık. Klavyene sağlık. Annene babana selam, Falan filan…” Diye devam ediyor. Bir gün bile “Yazını hissetmedim, içerik çok medyatik, bu yazı senin tarzın değil.” gibi yorumlar okumadım.
İyi, “Sen ne kadar çok bilmişsin böyle. Bundan sonra, sen böyle yorumlar yap, bizde görelim.” diyorsanız; ben bu konuda dürüst olmadığımı yazımın ta başında söyledim.
Şu güzel, şu çirkin diye sınıflandırmak benim haddime düşmez. Burada yazan arkadaşlarımdan herhangi bir üstünlüğüm yok. Aksine eksiğim çok.
Bazen bu tarz yorumlar yapmak istediğimi dile getirdim. Ancak dürüstlüğümün kabalık olarak algılanmasından korktuğum için yorum yapmamakla yetiniyorum.
Peki, bundan sonra sen görürsün. Yazılarına tamamen dürüst olarak yorum yapacağız. Bakalım beğenecek misin? Şeklinde düşünenleriniz olursa; bizim buraların güzel bir sözü vardır.
Başımla birlikte kabulümsünüz…
İtiraf ediyorum. Yazdıklarımın çoğunu yaptım. Ve çoğunu düşündüm. Ama bu yorumları yazmadım. Ben dürüst olamadım.
Şimdi öz eleştiri sırası sizde…
12 Jul 2008
Kahrolası dünyada kafamı sokacak kendime ait bırakın bir evi bir kümesim bile yok. Hal böyle olunca da ev sahiplerine muhtaç oluyorsunuz.
Maaşımı aldığımda her memur gibi evime ekmek bile almadan ev sahibine kirayı veriyorum. Böylece evin bir ay bana ait olduğunu hissetmek istiyorum. Ama maalesef bu böyle olmuyor. Neden mi? Bakın şimdi…
Bu eve geçen yaz taşındım. Ev sahibi evin kalorifer, güneş enerji ve kapıcısının olduğunu söyledi. Aman ne güzel dedim. Sonra ev sahibi dinimi, hangi mezhepten olduğumu, etnik kökenime varıncaya kadar sordu. Bu sorulardan tam puan alınca sözleşme yaptık. Ben o hengame içinde eve alıcı gözüyle bakmadım. Zaten böyle bir bakış tarzı da bu maaşla olmaz. Her neyse konuyu dağıtmadan devam edeyim. Bir hafta içinde ben eve taşındım. Taşındım taşınmasına da evde kalorifer peteklerini göremedim. Hemen ev sahibini çağırıp sordum. Bana daha yapılmadığını ancak bu ay başlayacaklarını söyledi. Evde eşya varken kalorifer tesisatının döşenmesinin ne demek olduğunu, başından geçenler bilir. Bunu anlatmak bile istemiyorum. Neyse, ben bir ay sonra evde sekiz işçi ile birlikte on beş gün cebelleştim. Artık rahat edecektim.
Kış yüzünü göstermeye başladığında ev sahibine ne zaman kaloriferlerin yanacağını sordum. Duyduğum cevap inanılmazdı. Daha kazanı taktırmadığını söyledi. Biz, ya sabır diyerek Aralık ayına kadar kendi imkanlarımızla ısınmaya çalıştık. Sonunda beklenen gün geldi. 25 Aralık günü merasimle kaloriferler yandı. Biz bayram çocukları gibi sevinmeye yeni başlamıştık ki bu takriben on beş gün sürdü ve birden ısımızı kaybetmeye başladık. Ortada çok önemli bir sebep vardı.
Dışarıda güneş çıkmış ve benim canım ev sahibim hacı olduğu için israftan kaçınıyordu. İşin en traji komik yanı ise kiracılardan çıt çıkmıyordu. Ben örgütlenme sevdam ile tüm kiracıları toplayıp bu gidişata dur demenin vakti geldiğini açıklamaya başladım. Hepimiz artık tek yürektik. Sıra ev sahibi ile yapacağımız toplantıdaydı. Gün kararlaştırıp, evlerimize dağıldık. Toplantı günü hepinizin tahmin ettiği gibi, yalnız kovboy olarak kalmıştım. Ben yine de kendi rahatsızlıklarımı dile getirerek konuyu anlattım. Böylece tekrar yanmaya başladı. Bu toplam bir ay sürdü.
Şubat ayı geldiğinde, artık yanmayacağı söylendi. Hepimizden bir aylık kömür parası olarak 1200 YTL istendi. Tüm hesap kitap işlerini üstlenerek tekrar ayaklandım. Ödememiz gereken ücretin sadece 200 YTL olduğunu ortaya çıkardım.
Biz soğukta yaşamayı, ev sahibimde istediği parayı alamayacağını öğrendi. Mangalda kül bırakmayan komşularım ise peşin verdikleri paranın acısı ile kıvranmaya başladılar. Geri alırlar diye düşünüyorsanız, biraz zor. Gelecek kış için kömür yatırımında kullanıldı.
Gelelim yaz sıcaklarında çektiklerime. Üç gündür depo ve güneş enerjisinin suyu akmıyor. Ben arıza dolayısıyla çalışmadığını düşünüp tamirci çağırdım. Bu gün öğrendim ki ev sahibim depo taştığı için bana söylemeden vanaları kapatmış. Dışarıda ki sıcaklık 45 derecenin üstünde ve ben susuzum. Hazır tamircide bulmuşsun yaptır ya da açsın vanaları diyorsanız, o biraz zor. Çatının anahtarı bir tek ev sahibinde var. O da bir haftalığına yazlığa gitmiş.
Şimdi ben çıldırmayım da kim çıldırsın……
12 Jul 2008
Seni ilk gördüğüm günü anımsıyorum . Tam sekiz yıl önce idi. Dile kolay. Her şeye inat sana bağlanışımı ve inatla onunla evleneceğim diye aileme haykırışımı..
Neydi bizi birbirimize bağlayan?
Dün gibi hatırlıyorum annemin sözlerini.
_ Yapma kızım! Bu adamın kültürü, dünya görüşü, hayata karşı bakışı ve beklentileri farklı.
_ Sen yine inat ediyorsun. Bak canın acıyacak. Diyordu.
Annem; bak sekiz yıl geçti. Ona hala aşığım ve onu çok seviyorum. Haklısın dünya görüşlerimiz, dinlediğimiz müzikler, hayata karşı duruşumuz ve damak tatlarımız bile farklı. Belki o senin gibi , bana öğretilerin gibi devrimci bir ruh taşımıyor.Ama onun en büyük devrimi benim annecim. Bak sende yorgun düştün. Belki sizin gibi meydanlarda elele yürüyüşlere katılamıyorum. Ya da bir sazın nağmelerinde devrimci ruhumuz şahlanmıyor.
Ben onu öyle sevdim annem. Adına ne dersen de, ne sıfatı uygun görürsen gör...
Onu, bir ömürden öte sevdim.
Sen meydanlarda elele yürüdün, ben her an, sen sazın nağmeleri ile coştun, ben onun kapıyı çalışı ile her gün…
Siz ölümüne davanıza sarıldınız, bizse ölümüne birbirimize…
Her sıkıntılı anımı tebessüme çeviren, soğuktan ve yalnızlıktan üşümemi engelleyen, varlığına ihtiyacım olduğunda rüzgar gibi yetişen, ben uyurken hala beni izleyen, hasta olduğumda benimle acı çeken, beceremese de çorba yapan, elimi usulca tutan, bana hala balon alan ve bana her sabah “ canım” diyen eşimin en büyük devrimi, evliliğimiz annecim.
12 Jul 2008
Bana cenaze evleri hep ilginç gelmiştir. Şimdi “neresi ilginç, ne tuhaf sözler bunlar!” diyenlerinizi duyar gibi oluyorum. Anlatınca bana hak vereceğinize inanıyorum. O yüzden lafı fazla uzatmadan yaşadıklarımı sizinle paylaşmak istiyorum.
Efendim; arkadaşım Türkiye standartlarında zengin denilen gruba giren ailelerden biridir. Eee, yası da fakirin tuttuğu yasa benzemiyor tabi. Babasını defnettikten sonra taziyeleri evinde kabul ediyordu. Bende başköşede olacakları izliyordum. Sıra ile kendi camiasındaki insanlar gelip baş sağlığı diliyordu. Sonra olayın nasıl olduğu, cenaze konvoyunun ne kadar kalabalık olduğu arkadaşım tarafından ballandıra ballandıra anlatıyordu. Mezarlıkta yer kalmamasına rağmen en güzel yeri satın alabildiğini açıklıyordu. Gelenler de aile kabristanının önceden satın alınması gerektiğini söylüyorlardı. Birden konu yeni açılan spor salonuna kaydı. İşletmecisinin çok katı kuralları olduğunu, her önüne geleni kaydetmediği, cilt bakımı, alınan ve verilen kilolar konuşulmaya başlandı.
Arada içeri yeni giren misafirlerle tekrar yas havasına bürünülüp, vefatın nasıl olduğu anlatılıyordu. Takriben beş dakika sonra konu yapılan tatil planına kaydı. Şimdilik yatla çıkılacak deniz yolculuğunun iptaline karar verildiğinden bahsediliyordu. Gelenlerden biri çok üzüldüğünü, bu tatilin kaçırılmaması gerektiğini dile getirdi. Diğeri yasin okumak için hangi hocanın tutulduğunu soruyordu. Tabii bu ortamda önüne gelen hocayı da tutamazsın. Arkadaşım en meşhur hocayı tuttuklarını söyledi. “Aaaa çok güzel! Biz de annem öldüğünde o hocayı tutmuştuk.” Sözleri evin her köşesinde yankılanmaya başladı.
Mutfaktaki grup ise ayrı telden çalıyordu. Onlar yollanan yemeklerin kim tarafından geldiğine bakıp; kalite kontrol işlerini yapıyorlardı. Bazen kendilerini kaybedip, attıkları kahkahalarla olmayan matemi bozuyorlardı. Evdeki çalışanlar hiç durmadan gelenlere ikramda bulunuyordu. Arkadaşım da oturduğu yerden sürekli çalışanları komutları ile yönlendiriyordu.
En önemli konu ise mezar için mermerin Bodrum’dan getirtileceği idi… Artık konuları takip etmekte güçlük çekmeye başladığım anda gelenlerden birinin sorusu ile kendime geldim. “Siz ölen bayanın yakını mısınız?” diye soruyordu. Gayri ihtiyari “ölen bayan değil erkek, ben sadece …” demekle yetindim. Çünkü konu değişmiş, çocuklarını hangi koleje yollayacakları yönünde rota almıştı. Bu sıralama böyle devam edip durdu. Üç gün sonra meşhur hocanın hatim duası vardı. Ben yine oradaydım. Ama beklenen misafirler gelmemişti. Çünkü onlar, tatile çıkmıştı. Ev halkı ve ben sekiz kişi oluşturmuştuk. Duaya geçildi. Arkadaşları gelmemişti ama yolladıkları tatlılarla baklavacı dükkânı açılabilirdi.
Evime gelip düşünmeye başladım. Değer yargılarımız; oturduğun ev, cebindeki para, bindiğin araba, üzerindeki kıyafetin markasına kaydı. Ülke sorunlarından bihaber yaşadıkları gözle görülür nitelikte… Zamanı, yaşı ve yeri belli olmayan ölüm gerçeğini gösterişe çevirebiliyorlar ya, pes doğrusu…
Öldükten sonra, değil bin on binler gelse, mezarımın üzerine mermer değil sırça köşk yaptırsalar, gelen çelenklerin sayısı yüzleri geçse, en meşhur hocaları tutsalar benim neyime…
Kibir ve üstünlük sevdanızla mezarın üstünü farklı kılıp; zengin ve fakir ayrımı olmaksızın gidilen kara toprağın altını görmemeye çalışıyorsunuz.
Yas tutun demiyorum ama en azından birkaç dakikalığına bile olsa dünyevi arzularınızdan, hırslarınız ve tutkularınızdan vaz geçip ruhani havayı bozmamanızı istesem…
Zor bir şey istediğimi biliyorum. O yüzden isteğimi geri alıp “Ne haliniz varsa görün!”diyorum.
12 Jul 2008
Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği'nin çıkarttığı aylık dergi Prime Time, ilahiyatçılara televizyon yarışmalarında kazanılan paralar haram mıdır diye sormuş. Bu soru da ilahiyatçıları ikiye bölmüş. Bak sen bu işe! Bana niye sormadılar ki…
Beyaz Hoca, haram olmadığını, Süleyman Hoca ise haram olduğunu savunmuş. Diyanetin fetvası ise “Burada yapılan eylemle kumar oynamıyorsunuz. Bir ödül var ve ona ulaşmaya çalışıyorsunuz. Para yatırmıyorsunuz ya da bir başkasının kazancını almıyorsunuz. Size bilginizin ve şansınızın karşılığı bir ödül veriliyor. Bu nedenle yarışma programları kumara girmiyor. Dinen bir sakıncası yok.” diyerek son noktayı koymuş.
Nasıl yok? Bence çok büyük sakıncası var. Bir kere ne zaman “haydi” desem, ardından “Haydi Hamdi haydi! Tam zamanı şimdi.” yi söylerken buluyorum kendimi… Ben söylemesem çocuklar söylüyor. Başlıyoruz birlikte çığırmaya… Sanki Hamdi Bey, arayacak da ona tezahürat ediyoruz. Maalesef ki tek çalan şey ders zili oluyor. Hurra hücum derse atıyoruz kendimizi… Bizim formatta bir terslik var ya hadi hayırlısı…
Bu yarışma ile ilgili birçok haberi basından takip ettim. Kalan çoğunu da “Dilerim bir gün o televizyon kendilerini yutar.” öğretmen arkadaşlarımdan… “Ay şekerim, çok güzel bir yarışma! İzlemedin mi? Kadın bir yığın para kazandı.” bu ara da tam konuya gireceğim ama bir diğeri benden daha hızlı çıkıp “Canım, boş ver onu! O biraz tuhaf? Ne izliyor ki?” demeye başladı. Aleni bir şekilde yapılan saldırılar yüzünden günlerce o yarışmayı izledim. İzledim, izledim, izledim…
İsteyen istediği fetvayı versin. Ancak bu yarışma bana göre akıllara zarar veren cinsten… Oradaki konuşmaları eleştirmeme gerek yok. Çünkü bunu birçok arkadaşımız yaptı. Benim takıldığım nokta ise tamamen para… Yarışan kişi ya da tahminci abla/abi, durumuna göre para teklifi alıyor. Yıllarca çalışıp öldükten sonra emekli olduğumda alamayacağım parayı bir kalemde silip atıyorlar. Neymiş? Hamdi Bey’e teşekkür edermiş de şansını denemek istiyormuş da muş… Bu olay insanoğlunun doyumsuz ve aç gözlülüğünün göstergesi… Asgari ücretle çalıştığını söyleyip, 60.000YTL yi kabul etmiyor. Vay haspam vay! Senin beğenmediğin para için ben ömrümü harcıyorum. Sonuç olarak da o paranın üçte ikisini mezarda almayı beklemek zorundayım. Ne demişler? “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz.” bu yarışmanın azı buysa ben hiçbir zaman çok fazla bir şey istemiyorum.
Bu yarışmanın akıllara zarar verdiğini söylediğimde abartmadığımı anlamışsınızdır. Ben bile yarışma ve yarışmacılarla kendi kendime kavga eder oldum. Hatta “Haydi Hamdi haydi! Tam zamanı şimdi.” sloganını söyleyip geziniyorum. Orada telaffuz edilen paraların azımsanması beni gerçekten çok rahatsız etti. Sokaklar çocuk işçilerle dolup taşarken, haftalıkla çalışıp evini geçindirmeye çalışan insanlara ayıp olmuyor mu? Binlerce insan, bu yarışmaya girmek için sıra bekliyormuş. Artık umudumuz, bu yarışma mı oldu? Bir de ekranlara çıkıp, “Halk bu yarışmayı çok sevdi.” demeleri yok mu insanı kahrediyor.
İnsanlar işsiz, aç ve çaresiz… Bu kadar kolay paranın kazanıldığı yere doğal olarak üşüşecekler. Bu ilgi sevgi falan değil; tamamen duygusal. Dışardan fetva vermek kolay… Oturun da haram ve israfın, gösteriş ve emanete ihanetin ne kadar günah olduğunu gereken yerlere anlatın.
*21/05/2008 tarihinde Onpunto’da yazmış olduğum bir yazı…
12 Jul 2008
Cenaze namazından sonra imamın merhum için “helallik” istediği an biri çıkıp da “ Hakkımı helal etmiyorum.” dese acaba imam ne yapar diye sürekli düşünmüşümdür. Bugün okuduğum bir haberde cevabımı aldım. O çıkıntılık yapan kişiyi camiden atıyorlarmış.
Petlas’ın patronu Abdulkadir Özcan’ın cenazesinde, 2003 yılında kendisi için çalışıp parasını alamayan işçisi hakkımı helal etmiyorum diye bağırmış. Oradaki görevliler de adamı uzaklaştırmaya çalışmışlar. Sayın Özcan’a Allahtan rahmet yakınlarına da baş sağlığı diliyorum.
Benim takıldığım konu, aksi bir cevap verildiğinde imamın ne yapacağıydı. Yani bu sorunun cevabı gerçekten merak ediliyor mu? Yoksa hak helalliği istendiğinde formalite gereği “Ediyorum!” deyip içinden de bela mı okunması gerekiyor? Böyle bir soru, her ölen kişinin arkasından soruluyorsa demek ki önemi büyük… Boşuna kul hakkı yemeyin diye ısrarla söylenmiyor.
Orada yapılması gereken tek şey bu adamın neden hakkını helal etmediği dinlenip, borca kefil olan birinin çıkmasıydı. Görünen o ki bizler farklı gelebilecek cevaplara hala hazırlıklı değiliz. Ölmüş birinin başında bile helallik istenirken “Biz soruyu soruyoruz ama siz tek cevap olan ‘ ediyoruz’ u söyleyeceksiniz.” deniyor. Yani orada herkes ezberletileni söyleyecek, defnedildikten sonra ise isteyen istediğini hatta “Sözümü geri aldım. Sırf orada utandığım için hakkımı helal ettim. Yoksa sana günahımı bile vermem.” de diyebilirsiniz.
Son anda bile insanların ikiyüzlü davranması isteniyor. Herhalde burada da cemaat baskısından korkuluyor. Birinin hakkını yemek, hor görmek, dışlamak güçlerin birleşmesi ile kolaylıkla yapılır. Sürü politikası güden kişiler de bu gücün etrafında pervane olur. Asıl zor olan ise doğru bildiğini sakınmadan söylemek, mücadele etmektir. Olduğun gibi ya da göründüğün gibi olabilmek…
Timsah gözyaşlarına o kadar çok alışmışız ki doğrular canımızı acıtır hatta bizleri korkutur olmuş. Aksi bir cevabı kabul edemeyeceksek göstermelik dini vecibeler yapmanın bir âlemi var mı? Boşuna helallik istenmemeli… Hatta cemaatten beklenen cevap, banttan yayınla da dinlenebilir. Nasıl olsa kimse size fikrinizi sormuyor. Rolünüzü en iyi şekilde yapıp, “Helal olsun!” demeniz yeterli. Sonrası mı? Onun için de yaşadığınız acıları, haksızlıkları düşünerek doğaçlama yapmanız kâfi…
*21/05/2008 de yazmış olduğum bir yazı…
12 Jul 2008
MANYAK GÜZEL
Geçen gün televizyondan gelen bir sesle aniden irkildim. Reklâmlarda bir çocuk “Annecim, manyak güzel bir peynir!”diyordu. Bu nasıl bir diyalog anlamadım. Maksat ürünün reklâmını mı yapmak yoksa polemik mi yaratmak bir türlü çözemedim. Anlaşılan korkunç güzele kardeş gelmiş.
Yazık ki bu reklâmın etkisi birkaç gün sonra çocukların konuşmalarına yansıyacak. Artık çocuklar birbirlerine “Manyak güzel!” dediğinde kimsenin uyarmaya hakkı olmayacak. İşiniz yoksa bu hataları düzeltin durun. Sırf dikkat çekmek adına küçük bir çocuğu kullanarak böyle bir cümlenin sarf ettirilmesi, para için her rezilliğin makbul olduğunun göstergesi… .
Manyak veya korkunç güzel tamlamaları maalesef ki tekrar hortladı. Olağanüstü, fevkalade, harikulade gibi kelimeler varken ısrarla yanlış kullanmaya teşvik etmek de neyin nesi? Manyak, genelde insanların birbirlerine hakaret etmek için kullandığı argoda yer alan bir kavram… Herhalde anlatılmak istenen; hastalık derecesinde güzel bir peynirin satışa sunulduğu… İyi de böyle bir ürünü kim almak ister?
Bu tarz konuşmalara çok sık rastlar olduk. Birileri, “Manyak güzel olmuşsun!” ya da “Korkunç güzelsin!” dediğinde anlaşılan o ki “Manyak teşekkür ederim.” dememiz gerekecek. Sevginin, aşkın ve güzelliğin manyaklaştığı bir dönemde sağlıklı kararlar alıp uygulamak her akıllının harcı olmasa gerek...
“Ben sevdim mi pis severim.” diye başlayan ilişkilerin sonu korkunç zulümler ve ölümlerle noktalanmaya, manyak bağlanmalar ise saplantılı yaşamları doğurmaya başladı. Zaten ağzımızın tadı bozulmuştu bir de manyaklaştı tam olduk.
Laf aramızda bugünlerde ben de manyak yazılar yazmaya başladımJ)
28 May 2008
OKULLARDAKİ ŞİDDET
Geçen gün Mersin’de bir müdür yardımcısı, Kastamonu’da ise bir müdür, veli şiddetine maruz kaldı. Birinin başında sandalye diğerine ise silahla saldırı oldu. Her iki olayda da sözde, veliler şiddete karşı tepkilerini göstermekte… Yani şiddet, şiddetle çözülmeye çalışılmakta…
“Çivi çiviyi söker.” hesabı güdülerek yapılan eylemler, eğitim camiasını bilmem ama beni gerçekten üzmekte… Hemen hemen her gün buna benzer birkaç haber okumaktayım. Ya öğretmen dayak yiyor ya da öğrenci… Pergelle dayak yiyen öğrenciler, öğrencisi tarafından tokat atılan öğretmen vs vs
Dün sabah da Kocaeli’nin Gölcük ilçesindeki bir velinin öğretmeni dövdüğü ve okula girmesinin yasaklandığı haberi gündemdeydi. Çocuğu dayak yiyen veli susacak mı? Peki, veliden dayak yiyen öğretmen ne yapacak? Biz şiddete karşı bu kadar hassas bir toplum mu olduk? Medyada çıkan “cani öğretmen” haberlerini okudukça, okullara saldırmaya başlayan velilerin sayısı gün geçtikçe artar oldu. İlk olarak kadın programlarında sıkça duymaya başladığımız psikolojik sorun muhabbeti, herkesin diline pelesenk oldu. Her insan kendi çapında psikolog olmaya başladı.
Dün, çocuğunu anlayıp dinlemeden okul basmaya gelen bir velinin okuldaki rezaletini izlemek zorunda kaldık. İşte, hiçbir basında duyamayacağınız bir haber de benden... Çocuğu ilizyon gösterisini izlemek için babasından 1,5YTL istemiş. Ancak babasının, böyle bir etkinlik için para vermeyeceğini düşünen çocuk, “Öğretmenim istiyor.” diyerek yalan söylemiş. İşte bu söz, babayı çileden çıkarıp okulda fırtınalar estirmesine neden oldu. Para veremediği için çocuğunun psikolojisinin bozulduğunu küfrederek anlatmaya başladı. Ne öğretmen adama derdini anlatabildi ne de idareciler… Çünkü o, bozulan psikoloji peşindeydi. On yaşındaki çocuğunun kolunu çekiştirerek, “Anam avradım olsun hepinizi yakarım. Gelmişinizi geçmişinizi ….rim!” diye bağıran bir velinin çocuk psikolojisinden ne kadar anladığı ortadaydı.
Biliyorum, kimse çocuklarını okula dayak yesin diye göndermiyor. Ancak ne zaman ki “Döveceksem de söveceksem de ben yaparım.” zihniyeti ana babalardan uzaklaşır işte o zaman tepkilerinde herkes haklı olur. Şu anda iki taraf için de hak söz konusu olamaz. Önce “Senin bir psikolojik sorunun var.” muhabbetinden kurtulup, şiddetin tanımını bilmek gerekir. Eğer çocukta uyum problemi varsa bunu önce veli kendinde aramalı… Tapma derecesinde dizi manyağı olmuş bir toplumda sağlıklı çocuk yetiştirmekten bahsetmek ne derece doğru… Babası ile röportaj yapmasını istediğim bir çocuk bir hafta ödevini getiremedi. Sebebine gelince; aile cümbür cemaat dizi izliyor ve babanın çocuğuna ayırabileceği yarım saati bile yok. En sonunda öğrencim, röportajını babası ile yapmış gibi bana getirdi. Ve yemin ederek “Öğretmenim vallahi de babamla röportaj yaptım” dedi. Çocuk yalan söylemeyi nereden öğreniyor acaba? Ya da arkadaşlarına küfretmeyi, şiddet kullanmayı, hırçın davranışlar sergilemeyi…
Her ne sebeple veya her kim yaparsa yapsın şiddeti savunmam imkânsız… Ancak şu unutulmamalı ki biz öğretmenler seçilmiş kişiler değiliz. Mükemmel üstü yaratık olarak Dünya’ya gelmedik. Herkes gibi sinirlenip, hata yapan, problemleri olan canlılarız. Bu haberlerin öğrenci, öğretmen ve veli üzerindeki olumsuz etkilerini maalesef ki bizler çekiyoruz. En ufak bir olayda “Gazetecileri çağıracağım.” veya “Senin de filanca yerdeki öğretmen gibi iyi bir dayağa ihtiyacın var.” diye tehdit edilen, hakarete uğrayan bizler oluyoruz. Medyatik olmak sanki kanımızda var. Olumlu davranışlardan çok olumsuzları örnek alıp çete kurmaya çalışan bir ortamda bu haberler duyuldukça giderek saldırganlaşır olduk.
Makam mevki sahibi olanlar ise (Çan kaymakamı gibi) evlatlarının gönlü hoş olsun diye öğretmeni karakola aldırır, daha da üstleri sürgüne yollar.
Artık olumsuz bir davranış gördüğümüz zaman çocukları uyarmaya korkar olduk. Kaşını kaldırsan suç, neden öyle yaptın diye sorsan suç, başını okşamak istesen o da suç… Peki neden? Çünkü öğretmen çocuğun psikolojisini bozabilir. Zaten bu milletin bozulan psikolojisi öğretmenler yüzünden oldu. Medyada konu sıkıntısı mı var? Patlat bir cani öğretmen hikâyesi, kopar yaygarayı, doğru mu değil mi ne önemi var ki… Yeter ki haber olsun. Nasıl olsa haberi yazan kişiye, en iyi avukatlarını yollayıp tazminat davası açamaz. Vurun abalıya gitsin.
Bildiğim bir şey var ki o da bu haberler öğretmen, öğrenci ve veli arsındaki saygı, sevgi ve güveni giderek ortadan kaldırmakta… Şayet istenilen buysa, herkesin gönlü rahat olsun. En sonunda bunu da başardılar.
19 May 2008
KADINLAR İMAMI DÖVMÜŞ!
Sakarya'ya bağlı Sütalan Köyü kadınları imamın raporlu olması yüzünden kocalarının namaz kılamadığı gerekçesiyle imamla tartışmış. Kavgada imamla birlikte 4 kişi de yaralanmış.
Bak sen bu işe! Kocalarının derdi ki dert olduğu da belli değil, ne hikmetse kadınları germiş. Tek sebep buymuş. Hayatımda ilk defa kocaları cuma namazı kılamıyor diye imam döven kadınları duyuyorum.
Ancak bizim imam, tam donanımlı olarak kadınların saldırılarını cep telefonu ile kaydetmiş. “Delil olarak gösterebilirim.” diyormuş. Acaba kaydettiği başka görüntüler de var mı? İnsanın aklına gelmiyor değil hani…
Gelelim olaya…
Eğer o erkeklerin içinde cuma namazı kılmak olsaydı, içlerinden biri cemaate imam olur namazı kıldırırdı. Haberin devamında ise bir alt mahallede de cami olduğu belirtilmekte…
Ya bu kadınların derdi başka ya da kocaları cuma günleri namaza gidiyoruz diye soluğu başka yerde alıyor. Haliyle kadınlar da “Şu kör olasıca imam gelse de bu herifler de alemden kurtulsa.” diye yakınırken, imamı ellerine geçirdikleri yerde yolmak istemiş olabilirler.
Yani bu kadınların derdi cuma namazı falan değil. Haber o kadar uçuk ki doğruluk payının olabileceğini zerre kadar düşünmüyorum. Burada ibadete sekte vuran hiçbir durum yok. Niyet ibadet ise kaza geçirdiği için imamı dövmek de İslamiyet’e yakışmaz.
Bana göre imam, dayağı çoktan hak etmiş… Sebebi ise onca vaaz verirken “İmam yokken cemaatten biri imam olup namaz kıldırabilir.” demediği için halkı güzel ahlak konusunda aydınlatmadığı için hak ettiğini görmüş diye düşünüyorum.
İmamlar genelde köylerde el üstünde tutulur. Her yaptığı ve söylediği kabul görür. Demek ki bu imam kendini sevdirememiş. Ya da dayak yiyen öğretmenler akımına girmek için “İmamlar da dayak yiyor.” diye bir haber hazırlandı.
Herhalde kadınlar, üç cuma namazı kaçıran kocalarının cenaze namazının kılınmayacağını düşüp dehşete düştüler. Eğer iki gün sonra bu olayın kokusu farklı çıkarsa hiç şaşırmam.
Çünkü içimden, “Atma Recep, din kardeşiyiz!” demek geçiyor.
18 May 2008


(7)
nelly